BİR DESTANDIR 15 TEMMUZ
Yazarımız Yusuf Dursun, uzun zamandır üzerinde çalıştığı BİR DESTANDIR 15 TEMMUZ isimli romanında sona yaklaştı.
İnşallah çok yakın bir gelecekte eserin okuyucuyla buluşacağı müjdesini verebiliriz.
Aşağıda eserden bir bölüm bulacaksınız:
HOŞ GELDİN RUHUM…
Ömer Halisdemir’in ruhu meleklerin eşliğinde gökyüzüne doğru bir yolculuğa çıktı. Ömer, öldüğünü biliyordu ama yepyeni bir âlemde yaşamaya devam ettiğinin farkındaydı. Bu, öyle bir âlemdi ki daha önce böylesini ne görmüş ne duymuştu. Sonsuz bir nur kaplamıştı her yeri. Burnuna cennet kokusu gelmeye başladı. Cennet kokusu nasıldır, bilmiyordu ama öyle olmalıydı. Böylesine tarifsiz koku ancak cennet kokusu olurdu.
Ne zamandır yükselmekte olduğunu bilmiyordu. Burada zaman kavramı da bir başka olmalıydı.
Eliyle bedenini yokladı. Sapasağlamdı. Birden vücudunu güllerin sardığını hissetti. Göğsünde, kalbinde, kollarında, bacaklarında güller bitiyordu. Kafasını bile güller sarmıştı. En güzeli de kafasında biten güllerdi. Bedeni gülden bir bahçeye dönmüştü.
Ömer için olayları anlamak eskisinden çok daha kolaydı. Vücudunu saran güller, dünyadayken aldığı kurşun yaralarının yerinde bitmişti. Tam otuz gül, otuz kurşun yarasını kapatmıştı.
Göğe doğru yükseldikçe şaşkınlığı artmaya başladı. Bu âlemin eskileri, onu karşılamaya çıkmıştı. Her biri diğerinden güzel şehitler, bu yeni arkadaşlarının karşısında hürmetle eğiliyor, vücudundaki güllere gıptayla bakıyordu. Ne güzeldi bu güller ve ne kadar çoktu. Ömer, bu bakışlar karşısında mahcup oluyor, yanaklarının al al olduğunu hissediyordu. Yine de dudağındaki gülden tebessümlerle aldığı selamlara karşılık vermeye çalışıyordu.
-Seni bekleyenler var, dedi bir melek.
Ömer’in duyduğu bu ses, dünyadaki hiçbir sese benzemiyordu. O kadar yumuşak, o kadar narin, o kadar gül kokulu…
-Kimler, diyebildi fısıltıyla.
O zaman anladı ki kendi sesi de az önce duyduğu sese benziyordu. Sanki içinde bir kıpırtı çiçek açtı. O kadar sevmişti bu âlemi.
-Arkadaşların, dedi melek.
Kocaman bir bahçeye girdiler. Burada yan yana iki köşk vardı. Köşklerin kapısında bekleyen iki yiğit sevinçle Ömer’i kucakladılar. Bu öyle bir kucaklamaydı ki gül kokuları birbirine karıştı.
Ömer ve ev sahipleri, ağaçların altına serilen kuş tüyü minderlere oturdu. Misafir, gördüğü bu harikulade ortamdan sıyrılıp kendisine büyük hürmet gösteren ev sahiplerinin yüzüne bakmayı akıl edebildi. Gördükleri karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Bunlar, Ömer’in hayran olduğu kişilerdi. Her zaman onlar gibi olmayı istemişti. Onlar gibi yiğit, onlar gibi kahraman, onlar gibi şehit!
-Hoş geldin, dedi ev sahiplerinin daha kıdemli olanı. Beni tanımış olmalısın.
Ömer, şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibiydi. Derin bir nefes aldı. Heyecanı geçtikten sonra,
-Sen Hasan’sın. Ulubatlı Hasan!
Ulubatlı, diğer ev sahibine dönerek,
-Demiştim sana, beni hemen tanıdı. Bakalım seni tanıyacak mı?
-Ondan hiç şüphem yok.
Ömer, onu da hemen tanıyıverdi. Saçlarındaki kına olduğu gibi duruyordu çünkü.
-Sen de Hasan’sın. Kınalı Hasan!
Kınalı Hasan, Ulubatlıya dönerek,
-Gördün mü bak, hemen tanıdı beni.
İki Hasan ve bir Ömer, koyu bir sohbete daldılar. Hasanlardan biri İstanbul’un fethini, diğeri Çanakkale Zaferini temsil ediyordu. Ömer, o zaman anladı ki kendisi de Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yapılan hain darbe girişimini püskürtenlerin temsilcisiydi. Bir zincirin halkaları gibi birbirlerine kenetlenmişlerdi. Sonsuza doğru akıp giden yıldızlar gibiydiler. Aralarına her an yeni yıldızlar katılıyordu.
Aynı anda üçüne de yeni bir misafirin gelmekte olduğu haberi iletildi.
Üç ev sahibi ayağa kalkarak misafirlerini beklemeye başladı.
Yusuf DURSUN