Arşiv

Yazar Arşivi

GİTTİ GELMEZ ÇOCUKLUK

.

GİTTİ GELMEZ ÇOCUKLUK

.

Okşadı ruhumuzu Büyük Cami’de,

Yorgun akışlı şadırvan.

Terleyen mermer üstünde mest olduk,

Hafızların sesine.

Sülün minareydi göğümüze uzanan

Uçurtma ipinde

Mutluluk…

.

Çok oynadık küllüğünde

Şekerpınar’ın.

Çiğdem pilavına hasret çekerek,

Çok eğleştik yollarında

Nazlı baharın.

Türkülere su taşıdık Çamlık’tan

Oluk oluk…

.

Büyüdü kamburu Çapanoğlu’nun,

Binalar yükseldi üstüne kat kat,

Morardı elleri simitçilerin.

Soğuk aynı soğuk,

Yozgat aynı Yozgat,

Cilâlı devrimizdi kaybolan,

Gitti gelmez çocukluk!

.

Yusuf DURSUN

HER MEVSİM GÜLMÜŞÜM BEN

.

HER MEVSİM GÜLMÜŞÜM BEN

.

Duyduğum ilk ezanla,

Babam koymuş adımı.

Sütüyle vermiş annem,

Bal tatlısı tadımı.

Gururla saymış babam,

Attığım her adımı.

Bakışlarımdan annem,

Anlamış muradımı.

.

İyi güzel ne varsa,

Onlardan almışım ben.

Gönül bahçelerinde

Her mevsim gülmüşüm ben.

.

Babamın omuzundan,

İnmediğim çok olmuş.

Ben uçtukça kuş gibi,

Annemin yüzü gülmüş.

Sevincinden babamın,

İçine huzur dolmuş.

Dünyada mutluluğu,

Annem benimle bulmuş.

.

Oyun oynaş çağında,

Bir sevgi ocağında,

Mutluluk kucağında,

Her mevsim gülmüşüm ben.

.

Hayat yolunda babam,

Elimden tutan oldu.

Sabırla annem beni,

Bana tanıtan oldu.

Babam bir aslan gibi,

Gönlümde yatan oldu.

Cennet gülünü annem,

Bana koklatan oldu.

.

Annem babam yanımda,

Çiçek açtı canımda.

En mutlu zamanımda,

Her mevsim gülmüşüm ben.

.

Şimdi annemle babam,

Nerdeler ah nerdeler?

Bir ses diyor ki bana,

“Kapandı tül perdeler,

Sevgili annen baban,

Bir dönülmez yerdeler.”

Bilirim öyledir de,

Acıları can deler!

.

Meğerki bu dünyada,

Ömrüm geçmiş hülyada,

Upuzun bir rüyada,

Her mevsim gülmüşüm ben.

.

Onlardı yetiştiren,

Beni bir çiçek gibi.

Üstüme titrediler,

Nazlı kelebek gibi.

Özlüyorum onları,

Hâlâ bir bebek gibi,

Merhamet eyle Rabb’im,

Olsunlar melek gibi.

.

Babaya doğru göçen,

Anneye doğru uçan,

Cennet bağında açan

Her mevsim gülmüşüm ben.

.

Yusuf DURSUN

BU VATAN BÖLÜNMEZ BU BAYRAK İNMEZ

22/02/2010 1 yorum

.

BU VATAN BÖLÜNMEZ

BU BAYRAK İNMEZ

.

“Son ocak sönmeden” yurdumda benim,

Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.

Bin yıllık tarih var ardımda benim,

Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.

.

Gökyüzünde son güneşler batmadan,

Yeryüzünde son şafaklar atmadan,

İsrafil’in “kalk” borusu ötmeden,

Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.

.

Birlikte dolaştık yaylada, kırda;

Birlikte can verdik bu cennet yurda.

Unuttuysan öğren, tarihe sor da;

Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.

.

Sırada bekliyor seksenlik dede,

Bir nidası var ki gök gürlemede.

Allah, gazâsını mübarek ede,

Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.

.

Kınalı kuzular cennet kokulu,

Toprağına gül ağacı dikili.

Başucunda son sözleri çakılı:

Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.

.

Onlar içimizde, ölmedi, hâşâ,

Tekbir sesleriyle yükseldi arşa.

Dinleyin, şehitler başladı marşa:

Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.

.

Sönmez ufkumuzda bu hilal, “sönmez”,

Türk’e yan bakanın ocağı yanmaz.

Söz verdi bu millet, bir daha dönmez;

Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.

.

Yusuf DURSUN

Kategoriler:Milli Şiirler, Şiirler

GÖNÜL COĞRAFYASI

.

GÖNÜL COĞRAFYASI

.

Her muradın verildiği bir anda,

Şeyh Şamil’in düşlerini dilesem.

Kartal gagasıyla süslü zamanda,

Kafkasların kılıcını bilesem.

.

Duysam gök atların soylu sesini,

Demir dağın delindiği yerlerden.

Alsam ecdadımın hür hevesini,

Ötüken içinde kitabelerden.

.

Bir manasçı olsam yol kenarında,

Anlatsam ezelî hikâyemizi.

Çekik gözleriyle göl kenarında,

Kırgız güzelleri beklese bizi.

.

Bir sabah, tan vakti varsam Gence’ye;

Azeri gözümle görsem dünyayı.

Sunsam Karabağ’ı Vahapzade’ye,

Şehriyar ustayla sarsam dünyayı.

.

Ruhumun tayını sürsem ileri,

Bozkırlar üstüne dökülse tasam.

Türkmen atlarının geçtiği yeri,

Ay yıldızlı izlerinden tanısam.

.

Kerkük’te gürleyen hoyrat avazım,

Gök kubbenin sedasını süslese.

Ozanlar omzunda yorulan sazım,

Tellerini kopuzuma yaslasa.

.

Kırım’da kırılan binlerce çocuk,

Yüreğimin ışığında yeşerse.

Başlayınca gökyüzüne yolculuk,

Rabbim her anaya bir çiçek verse.

.

Gül, dalında güzel; yiğit ilinde…

Yiğide il veren bir ferman olsam.

Gönül coğrafyamın tatlı dilinde,

Özümle beslenen bir lisan olsam.

.

Dedem Korkut yelkenime yel olsa,

“Aziz İstanbul” a bıraksa beni.

İncilerim damla damla gül olsa,

Taksa duvağına seven seveni.

.

Her muradın verildiği bir anda,

Resûl’ümün eteğine sarılsam.

Kokusundan tanıdığım vatanda,

Sancağının gölgesinde dirilsem….

.

Yusuf DURSUN

Kategoriler:Milli Şiirler, Şiirler

ÖNCE VATAN

22/02/2010 1 yorum

.

ÖNCE VATAN

.

Dadaşım ben kartal bakışlı,

Nene Hatun’dur soyum.

Mağrursa bugün Erzurum,

Huzur içindeyse Aziziye,

Benim eserim.

Allah’a dayanır her işin başı,

“Önce vatanım!” derim.

.

Antepliyim ağam,

Şahin derler adıma.

Mirastır bana yüreğimdeki kurşun,

Mavzer mavzer duruşumla

Er oğlu erim.

Toprağından alırım ekmeği aşı,

“Önce vatanım!” derim.

.

Maraşlıyım ben ede’m,

Dağı deler bakışım.

Dedemdir Sütçü İmam.

Acıyı bal eyleyen

Menziledir seferim.

Yüreğimle beslerim kurdu kuşu,

“Önce vatanım!” derim.

.

Gakkoşum ben Elazığ’dan,

Çayda Çıra’ya sinmiştir

Asaletim.

Efkâr efkâr üstüne söylenen

Türkülerle beraberim.

İnletirim dağı taşı,

“Önce vatanım!” derim.

.

Yozgatlıyım ben gardaş,

Yiğidin harman olduğu yerden…

Çatlasa da ayazdan ellerim,

Olmasa da başımı sokacak

Bir göz yerim;

Bırakırım telaşı,

“Önce vatanım!” derim.

.

Trabzonluyum uşağım,

Engin denizlerce hür,

Ormanlar gibi gümrahım.

Kuş uçmaz kervan geçmez yerlere damlar

Alın terim.

Doğar üstüme hürriyet güneşi,

“Önce vatanım!” derim.

.

Aydınlıyım ben efem,

Bir adım zeybek.

Kılıç kalkandır kanımı kaynatan

Nereyi dilerse kır atım,

Oraya giderim.

Keserim dünyayla alış verişi,

“Önce vatanım!” derim.

.

Ankaralıyım oğul,

Seymenim ben.

Şahdamarındayım yurdun.

Şehitlere borcumu

Canımla öderim.

Aşkımdan tutuşur istiklal ateşi,

“Önce vatanım!” derim.

.

İstanbulluyum efendim,

Payitahtında yaşarım âlemin.

Benimdir ilelebet,

Resul’ümün övdüğü

Şaheserim.

Şahlanır içimde Fatih’in bir eşi,

“Önce vatanım!” derim.

.

Yusuf Dursun

Kategoriler:Milli Şiirler, Şiirler

ÇANAKKALE DESTANI

.

ÇANAKKALE DESTANI

.

Ben Yozgatlı Murat… Bir minik kuzu…

Girince böğrüne bir ince sızı,

Anam, al kınayı yaktı başıma,

Şehadet suyunu döktü başıma.

Bir beyaz buluta bindirdi beni,

Çanakkale için indirdi beni.

Geride bin parça yürek bıraktım,

Anamın sözünü göğsüme taktım:

“Vatan kurtulmadan ölünmez oğul,

Sen ölürsen vatan bölünmez oğul!”

.

Ağrı’dan, Bitlis’ten, Van’dan gelenim,

Akın akın dört bir yandan gelenim.

Adıyaman, Urfa, Samsun neresi?

Çanakkale dersen, aha şurası…

Gelmemek olmazdı benim bildiğim,

Düğün davetiydi koşup geldiğim.

Efeler zeybekte, dadaş bardadır;

Çayda çıra, horon, halay burdadır.

Sağdıca bayrakla kanımı verdim,

Damada armağan canımı verdim.

.

Seyit Onbaşı’yım sırtım demirden,

Üç yüzlük mermiyi alırım yerden,

Ya Allah, diyerek şaha kalkarım;

Topların sevinci kalmasın yarım.

Mermiyle beraber ben de giderim,

Vatana borcumu böyle öderim.

Zemzemle yıkanır bu koca deniz,

Gülistana döner Çanakkale’miz.

Adımıza destan dizsin ozanlar,

Unutmasın bizi tarih yazanlar.

.

Anzak askeriyim, olmaz olaydım;

Boğazlar önüne gelmez olaydım.

Çıplak gözle görülmeyen ordular,

Kale gibi karşımızda durdular.

Kellesi koltukta vuruşan vardı,

Eyvah! Çanakkale dünya kadardı.

Cengâverin adı Gazanfer olmuş,

Mehmetçik ezelden Muzaffer olmuş.

Cihanda bir yiğit gördüm yine de,

Mutlu bir ölüyüm Çanakkale’de.

.

Asımın nesliyim altın yeleli,

Zulme baş eğmedim arşa geleli.

Çanakkale, savaş değil mahşerdi;

Şehitlerin vuruştuğu bir yerdi.

“Bedr’in aslanları” yalın kılıçtı,

Barbaros, ufukta delikler açtı.

Ulubatlı Hasan ok atıyordu,

Rabbim bize zafer yaratıyordu.

Şükür secdesine durdu erenler,

Can postunu İstanbul’a serenler…

.

Dedem Korkut geldi soy soylamaya,

Ebedî yurdumda boy boylamaya:

“Ergenekon denen bir ulu yerden,

Geldim ki ordumuz gelir seferden.

Malazgirt’te Alparslan’ı görendim,

Söğüt’te postumu yere serendim.

Yıldırım’da ümidimi bulmuştum,

Fatih’le çağları süsledi muştum.

Çanakkale tâcı oldu tarihin,

Birlik olun, dirlik olun, sevinin;

Elde kopuz başlayalım türküye,

Haşre kadar hür yaşasın Türkiye!”

.

YUSUF DURSUN

Kategoriler:Milli Şiirler, Şiirler

FETİH DESTANI

.

FETİH DESTANI

.

Resul’ün dilinden ilâhî müjde,

Dalga dalga gönüllere yayıldı.

“Fetholunur elbet Konstantiniyye.”

Bu mübarek sözler emir sayıldı;

Ben de “güzel asker” olayım diye,

Gül soylu yiğitler yola koyuldu.

.

Şehzâde Mehmed ki beşiğindedir,

Keramet ehlince işaret onda…

Çocuktur, imanın ışığındadır;

Yiğittir, bin türlü maharet onda.

Şairdir, kelâmın eşiğindedir;

Âlimdir, ilmiyle hareket onda.

.

Molla Gürani’ler, Akşemseddin’ler,

Padişah, dersini vecd ile dinler.

İlm-i siyasete ince ayarı

Verir de hâl ehli olanlar anlar;

Çoktan alınmıştır fetih kararı.

.

Bir yanda imanı, bir yanda aklı,

Şâhi toplarıyla tarih yazıyor.

Gazâ meydanında yeşil sarıklı

Ebû Eyyûb el Ensarî geziyor.

Vuslatın ışığı zekâda saklı,

Kadırgalar tepelerde yüzüyor!

.

Zafer gecikmede, Sultan derbeder;
Koca dünya yüreğine dar olur.

Aldığı nefesi tarih kaydeder:

-Resuller Resul’ü ona yâr olur-

“Ya İstanbul beni bendesi eder,

Ya gönül yurduma gülizâr olur!”

.

Seherde görülen rüyalar anlar,

Düşlerinde zafer gören Sultan’ı.

Fatih’i bekleyen deryalar anlar,

Atını denize süren Sultan’ı.

Bir “Gül” e adanmış sevdalar anlar,

Cennet bahçesine giren Sultan’ı.

.

Yirmi dokuz mayıs… sabah ezanı…

Huşû içindedir namazda Sultan.

“Övülmüş belde” den köhne düzeni

Silebilmek için niyazda Sultan.

Seyreder gelmeden, gelecek ânı,

Bütün benliğiyle Boğaz’da Sultan.

.

Biri var, “Ya Allah!” diyen sesine,

Cümle ervah, misk ü amber döküyor.

Biri var, burçların en tepesine,

Demirden eliyle bayrak dikiyor.

Biri var, kızaran tunç gövdesine,

Saplanan oklarla ufka bakıyor.

.

Delinir Topkapı, yollar açılır;

Fetih melekleri, siz önden girin.

Fatih’in yüzünde güller açılır,

Ey güzeller, gülü Fatih’e verin.

Yüce Yaradan’a eller açılır,

Şükür secdesinde Fatih’i görün.

.

Ayasofya… Mabetlerin ulusu…

Ezan sesleriyle müşerref oldu.

Sardı benliğini cennet kokusu,

Kubbeden sütuna nur ile doldu.

Fatih’ten aldığı gönül dolusu

Sevgiyle bir tatlı huzura daldı.

.

Konstantiniyye’yi İslâmbol yapan

İstanbul Fatihi sana bin selam.

Cennette Resul’ün nurunu öpen

Goncayı övmeye yetmez bu kelam.

Tarihin şerefli bağrından kopan

Yeni yeni Fatih’leriz vesselam!

.

YUSUF DURSUN

Kategoriler:Milli Şiirler, Şiirler

MALAZGİRT DESTANI

.

MALAZGİRT DESTANI

.

Bin yetmiş bir yılı… Ağustos ayı…

Fetih duaları sardı dünyayı.

Dağlardan taşlardan duyuldu tekbir,

Dedem Korkut cevap verdi: Allah bir!

Altaylardan kopup gelen çığ gibi,

Saf tuttu yiğitler birer tığ gibi.

Sanki Çin Seddi’nde kırk Kürşat’tılar

Canlarını yurt harcına kattılar.

Bu savaşta Sultan da bir er de bir,

Şehitlere gökler de bir yer de bir.

İsteyen cennete koşar kol kola,

İstemeyen varsa uğurlar ola!

.

Malazgirt ovası tekbir sesinden,

İnledi Sultan’ın tek/bir sesinden:

“Allah diyen kalmaz geride canlar,

Şehadete önde koşar Sultanlar.

Oğuz Ata’m gibi coştum, çağladım;

Kır atımın kuyruğunu bağladım.

Şahit olsun bana Tanrı dağları,

Dişlerimle sökeceğim ağları.

Ok gibi fırlayan bedenim olsun,

Ölürsem elbisem kefenim olsun.

Baş koydum bu yola dönemem geri,

Rabbim bize nasip etsin zaferi.”

.

“Oklar sadağında, kılıçlar kında;

Deli bir vaveyla kopar yakında.

Az kaldı yüreğim, az kaldı sabret;

Allah’ın yardımı bizimle elbet.

Ansızın vur emri geldiği zaman,

Oklar hedefini deldiği zaman,

Anadolu yurt olacak millete;

Türk soyu erecek kutlu devlete.

At kişnemesinden, şehit kanından,

Deştikçe toprağın dört bir yanından

Malazgirt’ten şanlı tarih çıkacak;

‘Kızıl Elma’ yeni yurda akacak.”

.

“Kös vurulsun, davul tokmak inlesin;

Tekbir seslerini yer gök dinlesin.

Yiğitlerim hilal gibi yayılsın,

Keferenin nefesleri sayılsın.

Aslanlar kükresin, şimşekler çaksın;

Kılıç şakırtısı gökleri yaksın.

Değdiğiniz yerde kalmasın mecal,

Helal olsun hakkım sizlere helal.

‘Anadolu’ diye mühür kazılsın,

Malazgirt aşkına destan yazılsın.

Bizdik yarınlara vatan verenler,

Ak alnıma dua kılsın erenler.”

.

“Sultan Alparslan’ım, Türkoğlu Türk’üm;

Gök çadır altında söylensin türküm.

Mirasımdır size bu kutlu belde,

Mahşere dek böyle taşıyın elde.

Bir taşı oynarsa Anadolu’nun,

Sönerse ışığı Allah yolunun,

Bilinsin ki elim uzanır size;

Gafilleri bir bir getirir dize.

Solmasın âlemde gülümüz bizim,

Şakısın cihanda dilimiz bizim.

İlelebet Türk’ün olsun bu vatan,

Razı olsun bizden yüce Yaradan.”

Kategoriler:Milli Şiirler, Şiirler

O BİR ŞAİR

22/02/2010 1 yorum

O BİR ŞAİR

O bir şair… Mısralardan söz sarayları yaptığına inanır. “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri olmadan, Süleymaniye Camii’nin bir yanının eksik kalacağını düşünür. Tıpkı “Fetih Marşı” şiirinin, İstanbul’un fethinden sonra yapılan kültür saraylarına son tuğlayı koyduğuna inanması gibi…

Bütün bunları düşünürken aklına Çanakkale zaferimiz geldi. Ve tabii, üstadın, Çanakkale Şehitlerine şiiri… Ne güzel de tamamlıyorlar birbirlerini, diye düşündü. Bir yanda aklın, kılıcın ve imanın; diğer yanda ilhamın ve kalemin zaferi…

Evet, o bir şairdi. Ve son yıllarda bir dostunun yüreklendirmesiyle kendini çocuk edebiyatının büyülü dünyasında buluvermişti. Çocuklar için masallar, hikâyeler derken kendi kendine sormaya başlamıştı. Acaba şiire ihanet mi ediyordu? Hayır, şiire ihanet etmiyordu. O güzel sevgili, her fırsatta kendini hatırlatıyor, yâr ile bir ülfet ortamı hazırlıyordu zaten. Sadece bazı şiirlerin edası değişmişti. Çok nazlıydı bunlar. Ne de olsa adına “çocuklar için şiir” deniyordu. Öyle ya, “çocukça şiir” değil, çocuklar için yazıyordu. Ve bu şiirin kendine has kuralları vardı. Öncelikle içindeki çocuğun konuşması gerekiyordu. İçindeki çocuk zaten hiç susmamıştı ki. Şöyle bir düşündü, yayımlanan ilk şiiri de, kaleminden dökülen son şiiri de çocuklar için yazılmıştı. Demek ki içindeki çocuk hem de fazlasıyla konuşkan bir çocuktu. “Bir canım daha var içimde bir canım / Bir yanım büyürken / Çocuktur bir yanım” mısralarını hatırladı. Ve içindeki çocuğa uyarak, aslında bir dede olduğunu unutmadan, torununun gönlüyle söylediği şu şiirle çoktan salıncakta bıraktığı çocukluğunun tadını çıkarmaya devam etti:

.

BENİMLE YAŞIT DEDEM

.

Benim dedem, nur dedem,

Her gün bizde dur dedem.

Sen gelince doluyor,

İçime huzur dedem.

.

Kel dedem, keltoş dedem,

Yüreciği kuş dedem.

Kucağına gömülüp

Uyuması hoş dedem.

.

Gül dedem, pamuk dedem,

Gözleri yumuk dedem.

Taşı bile güldürür,

Her şeyi komik dedem.

.

Şeker dedem, bal dedem,

Her gün bizde kal dedem.

Senin tatlı dillerin,

En güzel masal dedem.

.

At dedem, taşıt dedem,

Rüzgâra eşit dedem.

Dişi dökülmüş ama,

Benimle yaşıt dedem!

.

Evet, torunuyla yaşıt hissediyordu kendini fakat ne yazık ki torun değil, dedeydi; üstelik şairdi ve bunun bir sorumluluğu vardı. Çanakkale zaferini bir de çocuklar için yazmalıyım, diye düşündü. Bu büyük zaferi büyükler için yazmış ve bu şiiri bir hayli ses getirmişti. Şimdi sıra çocuklar için yazmaktaydı.

Yazmayı düşündüğü mısralar günler geceler boyu dolaşır dururdu zihninde. Yine öyle oldu. Bu sefer Çanakkale zaferinin kınalı kuzuları öne çıkıyordu. Yanık sesleriyle annelerinin ardından meleyen kuzucuklar gibiydi onlar. Boyları tüfekten bile küçüktü, ama yürekleri dağca büyüktü. Üstelik, tatlı canları sinelerine yüktü. İşte bu yüzden koşmuşlardı Çanakkale mahşerine. Onlar; daha bıyıkları bile çıkmayan; of demeyen, usanmayan,  bıkmayan; bir kez olsun arkalarına bakmayan çocuklardı. Bakmayın çocuk dendiğine, onlar çocukluğun sınırını çoktan aşmışlar ve gül vatanın imdadında koşmuşlardı. Nihayet zafer kazanılmış ve onlar bu zaferin gülü, tarihinse konuşan dili olmuşlardı. Fakat asla ölü olmamışlardı. Olsa olsa cennette şakıyan yavru kuşlara dönmüşlerdi.

Evet, o bir şairdi ve bu sahneleri yazmazsa şairliğinden utanmalıydı. Bismillah diyerek kaleme sarıldı. Ne düşündüyse yazdı. Beğenmedi yeni şeyler yazdı. Eskileri silmeden yenilerini yazdı. Ekledi, çıkardı, çarptı, böldü; çıkardığını tekrar yazdı. Ve nihayet, eski bakkalların veresiye defterlerinden daha karmaşık olan sayfalar arasından bir şiir, tıpkı bir çocuğun doğması gibi boy göstermeye başladı. Ama buna henüz şiir denir miydi? Bakalım Molla Kasım’lar ne diyecekti? Şairin ilk Molla Kasım’ları eşi, çocukları ve torunlarıydı. Onların görüşlerine değer verirdi. Ve şiir son olarak asıl Molla Kasım’ın eline geçerdi. Bu, Türk edebiyatının önemli şairlerinden biriydi ve ne hikmetse hiç kaprisi yoktu. Bazen “Kaprisim olmadığa göre ben iyi bir şair sayılmam” diye espri bile yapardı.

Neticede ortaya bir metin çıkar. Artık bu metnin demlenme zamanı gelmiştir. Bir zaman da böyle geçer. Sırada şiiri bilgisayara aktarmak vardır. Birkaç küçük değişiklik de burada yapılabilir. Neden bu kadar uğraşılmıştır? Bir şiirle bu kadar oynamak zayıflık mıdır yoksa?

Evet, o bir şairdi ve istiyordu ki şiirinde musikiyle söz, yarış hâlinde olsun. Çocuklar: “Bunu ben de yazabilirim.” yerine “Keşke ben de böyle bir şiir yazabilsem.” desinler. Şiiri bilmece gibi olmasın. Onun şiiri, ipekten kanatlarıyla çocukları uçursun gökyüzüne, hatta daha ötelere. Bir bulut yumuşaklığında yere indiklerinde çocuklar değişsin, âdeta zenginleşsin.

Bütün bu duygularla bir daha gözden geçirdi şiiri. Evet, fena sayılmazdı. Ama işi bitmemişti şiirin. Kendisi gibi onlarca şiirle birlikte bir dosyada bekleyecekti. Ve nihayet iyice olgunlaşan şiir dosyası bir yayınevinin yolunu tutacaktı. Burada da akıbet bellidir. Yayıncı, dosyayı incelemek üzere alıkoyacaktır. Aradan bir zaman mı geçer üç zaman mı kırk zaman mı bilinmez; yayıncıdan cevap gelir. Hocam dosyanız güzel, ama bize uygun değil! Üzülmek zamanı değildir. Şiir dosyasını ilkelerine uygun bulan kahraman yayıncılar da vardır. Allah izin vermiş, kitap basılmış; şairimizin, mesela, on beşinci çocuğu dünyaya gelmiştir. Allah, analı babalı büyütsün; kısmeti açık olsun diye karşılanır bu yeni çocuk.

Sıra okuyucuyla buluşmaya gelmiştir. Kitap şanslıysa eğer gerçek bir şiir dostunun eline geçebilir. O zaman değmeyin keyfine. Ya böyle olmazsa? Ya bir adam sayfaları açar açmaz ”A, şiirmiş!” diyerek bırakıverirse masaya? Evet, ben bir şiirim, öcü değilim, diyecek olur; ama duyuramaz sesini. Ya da bir başkası, kitabın fiyatını, bir paket sigara parasından bile pahalı bulursa? En iyisi bunları bırakalım bir kenara ve bardağın dolu tarafını görelim, diye düşünür şair. Sabır atına binmiştir bir kere. İçinde fırtınalar kopsa da yüzünde güller açabilmelidir. Yaratılanı hoş görebilmelidir Yaratan’dan ötürü.

Evet, o bir şairdi. Eserlerinin sadaka-yı cariye olması için dua ediyor, dua bekliyordu. Son şiirini de bu duygularla kaleme almıştı. Sahi ne diyordu bu şiirde Çanakkale’nin küçük kahramanları için?

ÇANAKKALE MAHŞERİNDE ÇOCUKLAR

.

Böyle imiş alınlarda yazılar,

Vatan imdat ister, yürek sızılar.

Saçları kınalı körpe kuzular;

.

Çanakkale mahşerine koştular,

Cennette şakıyan yavru kuştular!

.

Daha bıyıkları bile çıkmadan,

Of demeden, usanmadan, bıkmadan,

Bir kez olsun arkasına bakmadan,

.

Çanakkale mahşerine koştular,

Cennette şakıyan yavru kuştular!

.

Boyları tüfekten bile küçüktü,

Ama yürekleri dağca büyüktü,

Ve tatlı canları sineye yüktü;

.

Çanakkale mahşerine koştular,

Cennette şakıyan yavru kuştular!

.

Tek başına bir orduya yetmeye,

Düşmana denizi mezar etmeye,

Dönülmeyen bir diyara gitmeye,

.

Çanakkale mahşerine koştular,

Cennette şakıyan yavru kuştular!

.

Bu şanlı zaferin gülüydü onlar,

Tarihin konuşan diliydi onlar,

Sakın sanmayın ki ölüydü onlar!

.

Çanakkale mahşerinde çocuklar;

Yiğitliğin sınırını aştılar,

Gül vatanın imdadına koştular,

Cennette şakıyan yavru kuştular!

Kategoriler:Nesirler

GÜVERCİN AŞKI

GÜVERCİN AŞKI

Sultanahmet Camii’nin yakınındaki banklardan birine oturmuş, güvercinleri seyrediyorum. İçlerinden ikisi dikkatimi çekiyor. Bunlardan erkek olanı, belli ki diğerine kur yapıyor. Minicik başını yukarı kaldırmış, rengârenk göğsünü ileri uzatmış, gururla yürüyor arkadaşının ardından. Diğeri dersen, erkeği peşinden koşturmanın hazzını yaşıyor gibi. Çeşmenin etrafında bilmem kaçıncı turdan sonra birbirlerine paralel bir şekilde havalanıp ağaçların arkasında kayboluyorlar.

Güvercin cümbüşü, beynimde ve kalbimde yeni ufuklar açıyor. Ne çocukların bu harika kuşların peşinden koşuşturmalarını ne de güvercinlerin çocuklara olan benzerliğini görebiliyorum. Gördüklerimin hangisi güvercin, hangisi çocuk, fark edemiyorum bile. Aklım da gönlüm de biraz önce âdeta benden utanırcasına ağaçların ardına gizlenen güvercinlerde kalıyor. Aklım diyor ki, bunlar nihayet kuş, aşklarını yaşamak için neden gizleniyorlar ki? Gönlümse, aferin bu kuşlara, günümüzde çoğu insanların bile unuttuğu bir duyguyu yaşıyorlar: Utanma duygusu!

Utanma duygusu, Hazreti Âdem’le Hazreti Havva’dan beri insanoğlunu, diğer canlılardan ayıran en önemli duygu. Edebin, hayânın, kısacası insanlığın önemli bir değeri. Aklıma bu değerin farkında olmayan insanlar, özellikle gençler geliyor. Büyük bir ihtimalle evli olmayan bu gençlerin parklarda, bahçelerde, metro istasyonlarında insanlardan ve kuşlardan utanmadan sergiledikleri manzaraları düşünüyorum. İşte, tam karşımda iki genç, birbirlerine kene gibi yapışmışlar. Bunlar, hangi milletten olursa olsun, belli ki Allah’tan korkmuyorlar.

Çocukluğumda “Bir Allah’tan bir de Allah’tan korkmayandan korkacaksın!” derlerdi. Biz böyle yetiştik. Ya bu gençler nasıl yetişiyor?

Hazreti Ali’nin bir sözünü hatırlıyorum. Diyor ki büyük halife: “Çocuklarınızı, içinde bulunduğunuz zamana göre değil, gelecek zamanlara göre yetiştirin.” Buradan, nesiller arasında çatışmanın bir sebebine ulaşabiliriz belki. Ama, bu gelecek zamanlar, böylesine edepsiz hareketlerin mazur görüldüğü zamanlar mı olmalı? Her şeyi sineye çekip, kimseye bir şey söylemeyecek miyiz?

Gerçekten bu konuda ne yapabiliriz? Gençleri, herkesin içinde dövelim mi? Hem, nasıl döveceksin; adı üstünde o, genç! Elbette ona gücün yetmez! Azarlayalım mı bunları? “Sana ne oluyor moruk!” cevabını almayacağımız ne malum! Ne yapalım öyleyse, ne yapalım? İçimizden buğzetmekle bu işi çözebilecek miyiz? Yoksa siz de bu konuda tirenin çoktan kaçtığını mı düşünüyorsunuz? Necip Fazıl üstadımızın dediği gibi “Güneşe göç var da kalan biz miyiz?”

Bu gençler arasında bizim de çocuklarımız var mı? Olmaması biraz da bize bağlı. Ağacı yaşken eğebilmişsek inşallah olmaz. Ya bir de Osman Çeviksoy’un Boş Hamal hikâyesinde anlattığı gibi bizim kızımız da sevgilisinin yanında fiyakası bozuldu diye başımıza bir çanta indiriverirse? Allah’ın izniyle bu çantalar, çocuklarını Allah korkusuyla yetiştiren babaların başına inmez. Biz böyle inanıyoruz.

Böyle bir ortamda aşkı nereye koyacağız. Aşk diye bir şey yok mu?

Olmaz olur mu; aşk, hem var hem de başımızın üstünde taşınmaya layık.

Zira aşk;

Hazreti Âdemle Havva’dan beri insanoğlunun tattığı en güzel duygu…

Gönlümüze kâinatı sığdıran kelime…

Dilimize düşen cemre…

Yüreğimizde yeşeren sevda çiçeği…

Leyla’nın hiç de güzel olmadığını söyleyenlere: “Onu bir de benim gözümle görün!” diyen Mecnunca söyleyiş…

“Güzelliğin on par’etmez

Bu bendeki aşk olmasa.” diyebilen Veyselce hazine…

Fuzuli diliyle:

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip

Kılma derman kim helâkim zehr-i dermanındadır.” mısralarıyla sevda çilesini âşığa derman diye sunan iksir…

Yunus Emre’nin:

“Aşkın aldı benden beni,

Bana Seni gerek Seni.” mısralarındaki hedef…

Mevlana Hazretlerinin:

“Sevgiden bir deniz olsa da yüzsek; insan ancak o zaman insanlaşır.” sözündeki bilgelik…

Ve nihayet Hazreti Muhammed (sav)’in:

“Aşkını gizleyip iffetini muhafaza ederek sabredeni Allahü Teâlâ affedip cennetine koyar.”(İbni Asakir) hadislerindeki hikmet…

Evet… Aşk olmalı.

Ama nasıl?

Bu sorunun cevabı ayrı bir yazı konusu olmakla beraber şimdilik bir şiirle verelim cevabımızı:

AŞK DENİLEN KOR ATEŞ

Âşığım diyenlerin,

Akmalı kanlı yaşı.

Sevdayı duyanların

Aşk olmalı yoldaşı.

.

Âşığın bağrı yanık,

Başı duman olmalı.

Uyurken de uyanık,

Hâli yaman olmalı.

.

Âşığın sinesinde,

Çifte vurmalı yürek.

Sevgi dolu sesinde,

Açmalı türlü çiçek.

.

Âşığa şan olmalı,

Her cefaya katlanmak.

Canıyla can olmalı,

Aşkıyla kanatlanmak.

.

Aşk denilen kor ateş,

Değdiğini yakmalı.

Âşığın gözü yalnız,

Helâline bakmalı.

.

Yaksa da dağı taşı,

Aşk âleme yetmeli,

Aşkın muhabbet kuşu,

Ebediyen ötmeli.

.

Kategoriler:Nesirler