Arşiv
O BİR ŞAİR
O BİR ŞAİR
O bir şair… Mısralardan söz sarayları yaptığına inanır. “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri olmadan, Süleymaniye Camii’nin bir yanının eksik kalacağını düşünür. Tıpkı “Fetih Marşı” şiirinin, İstanbul’un fethinden sonra yapılan kültür saraylarına son tuğlayı koyduğuna inanması gibi…
Bütün bunları düşünürken aklına Çanakkale zaferimiz geldi. Ve tabii, üstadın, Çanakkale Şehitlerine şiiri… Ne güzel de tamamlıyorlar birbirlerini, diye düşündü. Bir yanda aklın, kılıcın ve imanın; diğer yanda ilhamın ve kalemin zaferi…
Evet, o bir şairdi. Ve son yıllarda bir dostunun yüreklendirmesiyle kendini çocuk edebiyatının büyülü dünyasında buluvermişti. Çocuklar için masallar, hikâyeler derken kendi kendine sormaya başlamıştı. Acaba şiire ihanet mi ediyordu? Hayır, şiire ihanet etmiyordu. O güzel sevgili, her fırsatta kendini hatırlatıyor, yâr ile bir ülfet ortamı hazırlıyordu zaten. Sadece bazı şiirlerin edası değişmişti. Çok nazlıydı bunlar. Ne de olsa adına “çocuklar için şiir” deniyordu. Öyle ya, “çocukça şiir” değil, çocuklar için yazıyordu. Ve bu şiirin kendine has kuralları vardı. Öncelikle içindeki çocuğun konuşması gerekiyordu. İçindeki çocuk zaten hiç susmamıştı ki. Şöyle bir düşündü, yayımlanan ilk şiiri de, kaleminden dökülen son şiiri de çocuklar için yazılmıştı. Demek ki içindeki çocuk hem de fazlasıyla konuşkan bir çocuktu. “Bir canım daha var içimde bir canım / Bir yanım büyürken / Çocuktur bir yanım” mısralarını hatırladı. Ve içindeki çocuğa uyarak, aslında bir dede olduğunu unutmadan, torununun gönlüyle söylediği şu şiirle çoktan salıncakta bıraktığı çocukluğunun tadını çıkarmaya devam etti:
.
BENİMLE YAŞIT DEDEM
.
Benim dedem, nur dedem,
Her gün bizde dur dedem.
Sen gelince doluyor,
İçime huzur dedem.
.
Kel dedem, keltoş dedem,
Yüreciği kuş dedem.
Kucağına gömülüp
Uyuması hoş dedem.
.
Gül dedem, pamuk dedem,
Gözleri yumuk dedem.
Taşı bile güldürür,
Her şeyi komik dedem.
.
Şeker dedem, bal dedem,
Her gün bizde kal dedem.
Senin tatlı dillerin,
En güzel masal dedem.
.
At dedem, taşıt dedem,
Rüzgâra eşit dedem.
Dişi dökülmüş ama,
Benimle yaşıt dedem!
.
Evet, torunuyla yaşıt hissediyordu kendini fakat ne yazık ki torun değil, dedeydi; üstelik şairdi ve bunun bir sorumluluğu vardı. Çanakkale zaferini bir de çocuklar için yazmalıyım, diye düşündü. Bu büyük zaferi büyükler için yazmış ve bu şiiri bir hayli ses getirmişti. Şimdi sıra çocuklar için yazmaktaydı.
Yazmayı düşündüğü mısralar günler geceler boyu dolaşır dururdu zihninde. Yine öyle oldu. Bu sefer Çanakkale zaferinin kınalı kuzuları öne çıkıyordu. Yanık sesleriyle annelerinin ardından meleyen kuzucuklar gibiydi onlar. Boyları tüfekten bile küçüktü, ama yürekleri dağca büyüktü. Üstelik, tatlı canları sinelerine yüktü. İşte bu yüzden koşmuşlardı Çanakkale mahşerine. Onlar; daha bıyıkları bile çıkmayan; of demeyen, usanmayan, bıkmayan; bir kez olsun arkalarına bakmayan çocuklardı. Bakmayın çocuk dendiğine, onlar çocukluğun sınırını çoktan aşmışlar ve gül vatanın imdadında koşmuşlardı. Nihayet zafer kazanılmış ve onlar bu zaferin gülü, tarihinse konuşan dili olmuşlardı. Fakat asla ölü olmamışlardı. Olsa olsa cennette şakıyan yavru kuşlara dönmüşlerdi.
Evet, o bir şairdi ve bu sahneleri yazmazsa şairliğinden utanmalıydı. Bismillah diyerek kaleme sarıldı. Ne düşündüyse yazdı. Beğenmedi yeni şeyler yazdı. Eskileri silmeden yenilerini yazdı. Ekledi, çıkardı, çarptı, böldü; çıkardığını tekrar yazdı. Ve nihayet, eski bakkalların veresiye defterlerinden daha karmaşık olan sayfalar arasından bir şiir, tıpkı bir çocuğun doğması gibi boy göstermeye başladı. Ama buna henüz şiir denir miydi? Bakalım Molla Kasım’lar ne diyecekti? Şairin ilk Molla Kasım’ları eşi, çocukları ve torunlarıydı. Onların görüşlerine değer verirdi. Ve şiir son olarak asıl Molla Kasım’ın eline geçerdi. Bu, Türk edebiyatının önemli şairlerinden biriydi ve ne hikmetse hiç kaprisi yoktu. Bazen “Kaprisim olmadığa göre ben iyi bir şair sayılmam” diye espri bile yapardı.
Neticede ortaya bir metin çıkar. Artık bu metnin demlenme zamanı gelmiştir. Bir zaman da böyle geçer. Sırada şiiri bilgisayara aktarmak vardır. Birkaç küçük değişiklik de burada yapılabilir. Neden bu kadar uğraşılmıştır? Bir şiirle bu kadar oynamak zayıflık mıdır yoksa?
Evet, o bir şairdi ve istiyordu ki şiirinde musikiyle söz, yarış hâlinde olsun. Çocuklar: “Bunu ben de yazabilirim.” yerine “Keşke ben de böyle bir şiir yazabilsem.” desinler. Şiiri bilmece gibi olmasın. Onun şiiri, ipekten kanatlarıyla çocukları uçursun gökyüzüne, hatta daha ötelere. Bir bulut yumuşaklığında yere indiklerinde çocuklar değişsin, âdeta zenginleşsin.
Bütün bu duygularla bir daha gözden geçirdi şiiri. Evet, fena sayılmazdı. Ama işi bitmemişti şiirin. Kendisi gibi onlarca şiirle birlikte bir dosyada bekleyecekti. Ve nihayet iyice olgunlaşan şiir dosyası bir yayınevinin yolunu tutacaktı. Burada da akıbet bellidir. Yayıncı, dosyayı incelemek üzere alıkoyacaktır. Aradan bir zaman mı geçer üç zaman mı kırk zaman mı bilinmez; yayıncıdan cevap gelir. Hocam dosyanız güzel, ama bize uygun değil! Üzülmek zamanı değildir. Şiir dosyasını ilkelerine uygun bulan kahraman yayıncılar da vardır. Allah izin vermiş, kitap basılmış; şairimizin, mesela, on beşinci çocuğu dünyaya gelmiştir. Allah, analı babalı büyütsün; kısmeti açık olsun diye karşılanır bu yeni çocuk.
Sıra okuyucuyla buluşmaya gelmiştir. Kitap şanslıysa eğer gerçek bir şiir dostunun eline geçebilir. O zaman değmeyin keyfine. Ya böyle olmazsa? Ya bir adam sayfaları açar açmaz ”A, şiirmiş!” diyerek bırakıverirse masaya? Evet, ben bir şiirim, öcü değilim, diyecek olur; ama duyuramaz sesini. Ya da bir başkası, kitabın fiyatını, bir paket sigara parasından bile pahalı bulursa? En iyisi bunları bırakalım bir kenara ve bardağın dolu tarafını görelim, diye düşünür şair. Sabır atına binmiştir bir kere. İçinde fırtınalar kopsa da yüzünde güller açabilmelidir. Yaratılanı hoş görebilmelidir Yaratan’dan ötürü.
Evet, o bir şairdi. Eserlerinin sadaka-yı cariye olması için dua ediyor, dua bekliyordu. Son şiirini de bu duygularla kaleme almıştı. Sahi ne diyordu bu şiirde Çanakkale’nin küçük kahramanları için?
ÇANAKKALE MAHŞERİNDE ÇOCUKLAR
.
Böyle imiş alınlarda yazılar,
Vatan imdat ister, yürek sızılar.
Saçları kınalı körpe kuzular;
.
Çanakkale mahşerine koştular,
Cennette şakıyan yavru kuştular!
.
Daha bıyıkları bile çıkmadan,
Of demeden, usanmadan, bıkmadan,
Bir kez olsun arkasına bakmadan,
.
Çanakkale mahşerine koştular,
Cennette şakıyan yavru kuştular!
.
Boyları tüfekten bile küçüktü,
Ama yürekleri dağca büyüktü,
Ve tatlı canları sineye yüktü;
.
Çanakkale mahşerine koştular,
Cennette şakıyan yavru kuştular!
.
Tek başına bir orduya yetmeye,
Düşmana denizi mezar etmeye,
Dönülmeyen bir diyara gitmeye,
.
Çanakkale mahşerine koştular,
Cennette şakıyan yavru kuştular!
.
Bu şanlı zaferin gülüydü onlar,
Tarihin konuşan diliydi onlar,
Sakın sanmayın ki ölüydü onlar!
.
Çanakkale mahşerinde çocuklar;
Yiğitliğin sınırını aştılar,
Gül vatanın imdadına koştular,
Cennette şakıyan yavru kuştular!
GÜVERCİN AŞKI
GÜVERCİN AŞKI
Sultanahmet Camii’nin yakınındaki banklardan birine oturmuş, güvercinleri seyrediyorum. İçlerinden ikisi dikkatimi çekiyor. Bunlardan erkek olanı, belli ki diğerine kur yapıyor. Minicik başını yukarı kaldırmış, rengârenk göğsünü ileri uzatmış, gururla yürüyor arkadaşının ardından. Diğeri dersen, erkeği peşinden koşturmanın hazzını yaşıyor gibi. Çeşmenin etrafında bilmem kaçıncı turdan sonra birbirlerine paralel bir şekilde havalanıp ağaçların arkasında kayboluyorlar.
Güvercin cümbüşü, beynimde ve kalbimde yeni ufuklar açıyor. Ne çocukların bu harika kuşların peşinden koşuşturmalarını ne de güvercinlerin çocuklara olan benzerliğini görebiliyorum. Gördüklerimin hangisi güvercin, hangisi çocuk, fark edemiyorum bile. Aklım da gönlüm de biraz önce âdeta benden utanırcasına ağaçların ardına gizlenen güvercinlerde kalıyor. Aklım diyor ki, bunlar nihayet kuş, aşklarını yaşamak için neden gizleniyorlar ki? Gönlümse, aferin bu kuşlara, günümüzde çoğu insanların bile unuttuğu bir duyguyu yaşıyorlar: Utanma duygusu!
Utanma duygusu, Hazreti Âdem’le Hazreti Havva’dan beri insanoğlunu, diğer canlılardan ayıran en önemli duygu. Edebin, hayânın, kısacası insanlığın önemli bir değeri. Aklıma bu değerin farkında olmayan insanlar, özellikle gençler geliyor. Büyük bir ihtimalle evli olmayan bu gençlerin parklarda, bahçelerde, metro istasyonlarında insanlardan ve kuşlardan utanmadan sergiledikleri manzaraları düşünüyorum. İşte, tam karşımda iki genç, birbirlerine kene gibi yapışmışlar. Bunlar, hangi milletten olursa olsun, belli ki Allah’tan korkmuyorlar.
Çocukluğumda “Bir Allah’tan bir de Allah’tan korkmayandan korkacaksın!” derlerdi. Biz böyle yetiştik. Ya bu gençler nasıl yetişiyor?
Hazreti Ali’nin bir sözünü hatırlıyorum. Diyor ki büyük halife: “Çocuklarınızı, içinde bulunduğunuz zamana göre değil, gelecek zamanlara göre yetiştirin.” Buradan, nesiller arasında çatışmanın bir sebebine ulaşabiliriz belki. Ama, bu gelecek zamanlar, böylesine edepsiz hareketlerin mazur görüldüğü zamanlar mı olmalı? Her şeyi sineye çekip, kimseye bir şey söylemeyecek miyiz?
Gerçekten bu konuda ne yapabiliriz? Gençleri, herkesin içinde dövelim mi? Hem, nasıl döveceksin; adı üstünde o, genç! Elbette ona gücün yetmez! Azarlayalım mı bunları? “Sana ne oluyor moruk!” cevabını almayacağımız ne malum! Ne yapalım öyleyse, ne yapalım? İçimizden buğzetmekle bu işi çözebilecek miyiz? Yoksa siz de bu konuda tirenin çoktan kaçtığını mı düşünüyorsunuz? Necip Fazıl üstadımızın dediği gibi “Güneşe göç var da kalan biz miyiz?”
Bu gençler arasında bizim de çocuklarımız var mı? Olmaması biraz da bize bağlı. Ağacı yaşken eğebilmişsek inşallah olmaz. Ya bir de Osman Çeviksoy’un Boş Hamal hikâyesinde anlattığı gibi bizim kızımız da sevgilisinin yanında fiyakası bozuldu diye başımıza bir çanta indiriverirse? Allah’ın izniyle bu çantalar, çocuklarını Allah korkusuyla yetiştiren babaların başına inmez. Biz böyle inanıyoruz.
Böyle bir ortamda aşkı nereye koyacağız. Aşk diye bir şey yok mu?
Olmaz olur mu; aşk, hem var hem de başımızın üstünde taşınmaya layık.
Zira aşk;
Hazreti Âdemle Havva’dan beri insanoğlunun tattığı en güzel duygu…
Gönlümüze kâinatı sığdıran kelime…
Dilimize düşen cemre…
Yüreğimizde yeşeren sevda çiçeği…
Leyla’nın hiç de güzel olmadığını söyleyenlere: “Onu bir de benim gözümle görün!” diyen Mecnunca söyleyiş…
“Güzelliğin on par’etmez
Bu bendeki aşk olmasa.” diyebilen Veyselce hazine…
Fuzuli diliyle:
“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip
Kılma derman kim helâkim zehr-i dermanındadır.” mısralarıyla sevda çilesini âşığa derman diye sunan iksir…
Yunus Emre’nin:
“Aşkın aldı benden beni,
Bana Seni gerek Seni.” mısralarındaki hedef…
Mevlana Hazretlerinin:
“Sevgiden bir deniz olsa da yüzsek; insan ancak o zaman insanlaşır.” sözündeki bilgelik…
Ve nihayet Hazreti Muhammed (sav)’in:
“Aşkını gizleyip iffetini muhafaza ederek sabredeni Allahü Teâlâ affedip cennetine koyar.”(İbni Asakir) hadislerindeki hikmet…
Evet… Aşk olmalı.
Ama nasıl?
Bu sorunun cevabı ayrı bir yazı konusu olmakla beraber şimdilik bir şiirle verelim cevabımızı:
AŞK DENİLEN KOR ATEŞ
Âşığım diyenlerin,
Akmalı kanlı yaşı.
Sevdayı duyanların
Aşk olmalı yoldaşı.
.
Âşığın bağrı yanık,
Başı duman olmalı.
Uyurken de uyanık,
Hâli yaman olmalı.
.
Âşığın sinesinde,
Çifte vurmalı yürek.
Sevgi dolu sesinde,
Açmalı türlü çiçek.
.
Âşığa şan olmalı,
Her cefaya katlanmak.
Canıyla can olmalı,
Aşkıyla kanatlanmak.
.
Aşk denilen kor ateş,
Değdiğini yakmalı.
Âşığın gözü yalnız,
Helâline bakmalı.
.
Yaksa da dağı taşı,
Aşk âleme yetmeli,
Aşkın muhabbet kuşu,
Ebediyen ötmeli.
.