BİR HİKÂYEMİZ AZERÎ TÜRKÇESİNDE…
Türkiyeden 20 yazarın birer hikâyesi Azerî Türkçesiyle bir antolojide toplandı.
İLESAM ve AZERBAYCAN YAZARLAR BİRLİĞİ işbirliğiyle hazırlanan kitapta bizim de OĞULCAN adlı hikâyemiz yer aldı.
Bu önemli eserin hazırlanmasında emeği geçen zevatı kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz.

ÜSKÜDAR KİTAP FUARI…
Yazarımız Yusuf Dursun, 15 Şubat 2018 Perşembe günü Üsküdar Kitap Fuarında idi. Okuyuların büyük teveccühüyle geçen imza gününde Haydarpaşa Meslek Lisesinden bir grup öğrenci, yazarımızla röportaj yaptı. Melike Bilge isimli genç bir okuyucunun, Yusuf Dursun’un bütün kitaplarını okuduğunu söylemesi yazarımızı hem şaşırttı hem gururlandırdı.
Fuarda yazarımızın bir de özel misafiri vardı: Dayı oğlu, emekli öğretemen sevgili Muzaffer Halıcı. İkili, hatıralar denizinde bir yolculuk yaptı.
Okuma kültürünün gelişmesine büyük katkısı olduğuna inandığımız bu fuar dolayısıyla Üsküdar Belediyesine, Nar Yayınlarına ve sevgili okuyuculara teeşekkürlerimizi sunuyoruz.
KANAL 34…
Yazarımız Yusuf Dursun, 24 Ocak 2018 Çarşamba günü saat 15.00/16.00 arasında Kanal 34 televizyonunda canlı yayındaydı.
Nesr-i İstanbul programının yapımcı ve sunucusu Nesrin Songül Yardım Hanım’ın misafiri olan Yusuf Dursun; Çocuk Edebiyatı’nın işlevi konusunda sohbet etme imkânı buldu. Çocuklarımızın ve gençlerimizin milli şuurla yatiştirilmesinin önemine dikkat çeken yazarımız, şiirlerinden ve diğer eserlerinden örnekler sundu.
Nesrin Songül Yardım Hanım’ın şahsında programı geniş bir seyirci kitlesine ulaştıran Kanal 34 ekibine teşekkür ediyoruz.
KILIÇ KABUL ETMEZ KINIMIZ BİZİM
KILIÇ KABUL ETMEZ KINIMIZ BİZİM
-Türk askeri, terör yuvalarını dağıtmak için Afrin’e girdi-
20 Ocak 2018
Cihana nam salan Türk askeriyiz,
Ezelden bellidir şanımız bizim.
Yüce Peygamber’in gül neferiyiz,
Uğruna fedadır canımız bizim.
Elimiz tetikte dağlar aşarız,
“Ya Hak!” diye şehadete koşarız.
Biz dünyada vatan için yaşarız,
Kılıç kabul etmez kınımız bizim.
Bâtılla ezelden kavgamız vardır,
Dağları titreten naramız vardır,
Ebed-müddet üzre davamız vardır;
Al bayrağı süsler kanımız bizim.
Aman dileyene kalkmaz elimiz,
Yetimin yüzünde açar gülümüz,
Nerde mazlum varsa sarar kolumuz,
Yalnız düşmanadır kinimiz bizim.
Yedi düvel sarsa bizi dört yandan,
Şah atlara binip gideriz önden.
“Bir hilal uğruna” geçeriz candan,
Kutlu gönüllerdir sin’imiz bizim.
Ecel olur, tepesine yağarız;
Hainleri inlerinde boğarız.
Dünyalar durdukça yeni doğarız;
İnşallah, mahşerde sonumuz bizim.
Yusuf DURSUN, 21 Ocak 2018, İstanbul

LEYLA’YA GARK OLMAK
-Evliliğimizin kırk beşinci yılında eşime-
Dersin diye gönlündeki sevda gülünü,
Cânân ile bahşeyledi kırk beş yılını.
Binlerce şükür Rabb’ime binlerce şükür,
Leylâ’sına gark eyledi Mecnun kulunu.
HOŞ GELDİN RUHUM…
Yazarımız Yusuf Dursun’un Bir Destandır 15 Temmuz adlı romanı, büyük ilgi görüyor. 2017 Ekim ayında yayımlanan eser üç ay içinde 2. baskıyı yaptı.
Bir yıllık titiz bir çalışmanın ürünü olan bu eserde yazarın araştırmalarının yanı sıra bizzat görüştüğü gazilerin ve şehit yakınlarının duyguları da yer alıyor. Bir roman olması dolayısıyla insan hayalini zorlayan motiflerin de kullanıdığı eser; gelecekte bir daha böyle ihanetlerin yaşanmaması içinalınması gereken tedbirlere de yer veriyor.
Mesela şehit Ömer Halisdemir’in ruhunun göklere yükselmesi olayı, sadece yazarın hayal gücüyle değil, şehitlerle ilgili olarak Kurân-ı Kerim’de anlatılanların ışığında kaleme alındı. Bu bölümü değerli takipçilerimizin ilgilerine sunuyoruz.
HOŞ GELDİN RUHUM…
Ömer Halisdemir’in ruhu meleklerin eşliğinde gökyüzüne doğru bir yolculuğa çıktı. Ömer, öldüğünü biliyordu ama yepyeni bir âlemde yaşamaya devam ettiğinin farkındaydı. Bu, öyle bir âlemdi ki daha önce böylesini ne görmüş ne duymuştu. Sonsuz bir nur kaplamıştı her yeri. Burnuna cennet kokusu gelmeye başladı. Cennet kokusu nasıldır, bilmiyordu ama öyle olmalıydı. Böylesine tarifsiz koku ancak cennet kokusu olurdu.
Ne zamandır yükselmekte olduğunu bilmiyordu. Burada zaman kavramı da bir başka olmalıydı.
Eliyle bedenini yokladı. Sapasağlamdı. Birden vücudunu güllerin sardığını hissetti. Göğsünde, kalbinde, kollarında, bacaklarında güller bitiyordu. Kafasını bile güller sarmıştı. En güzeli de kafasında biten güllerdi. Bedeni gülden bir bahçeye dönmüştü.
Ömer için olayları anlamak eskisinden çok daha kolaydı. Vücudunu saran güller, dünyadayken aldığı kurşun yaralarının yerinde bitmişti. Tam otuz gül, otuz kurşun yarasını kapatmıştı.
Göğe doğru yükseldikçe şaşkınlığı artmaya başladı. Bu âlemin eskileri, onu karşılamaya çıkmıştı. Her biri diğerinden güzel şehitler, bu yeni arkadaşlarının karşısında hürmetle eğiliyor, vücudundaki güllere gıptayla bakıyordu. Ne güzeldi bu güller ve ne kadar çoktu. Ömer, bu bakışlar karşısında mahcup oluyor, yanaklarının al al olduğunu hissediyordu. Yine de dudağındaki gülden tebessümlerle aldığı selamlara karşılık vermeye çalışıyordu.
-Seni bekleyenler var, dedi bir melek.
Ömer’in duyduğu bu ses, dünyadaki hiçbir sese benzemiyordu. O kadar yumuşak, o kadar narin, o kadar gül kokulu…
-Kimler, diyebildi fısıltıyla.
O zaman anladı ki kendi sesi de az önce duyduğu sese benziyordu. Sanki içinde bir kıpırtı çiçek açtı. O kadar sevmişti bu âlemi.
-Arkadaşların, dedi melek.
Kocaman bir bahçeye girdiler. Burada yan yana iki köşk vardı. Köşklerin kapısında bekleyen iki yiğit sevinçle Ömer’i kucakladılar. Bu öyle bir kucaklamaydı ki gül kokuları birbirine karıştı.
Ömer ve ev sahipleri, ağaçların altına serilen kuş tüyü minderlere oturdu. Misafir, gördüğü bu harikulade ortamdan sıyrılıp kendisine büyük hürmet gösteren ev sahiplerinin yüzüne bakmayı akıl edebildi. Gördükleri karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Bunlar, Ömer’in hayran olduğu kişilerdi. Her zaman onlar gibi olmayı istemişti. Onlar gibi yiğit, onlar gibi kahraman, onlar gibi şehit!
-Hoş geldin, dedi ev sahiplerinin daha kıdemli olanı. Beni tanımış olmalısın.
Ömer, şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibiydi. Derin bir nefes aldı. Heyecanı geçtikten sonra,
-Sen Hasan’sın. Ulubatlı Hasan!
Ulubatlı, diğer ev sahibine dönerek,
-Demiştim sana, beni hemen tanıdı. Bakalım seni tanıyacak mı?
-Ondan hiç şüphem yok.
Ömer, onu da hemen tanıyıverdi. Saçlarındaki kına olduğu gibi duruyordu çünkü.
-Sen de Hasan’sın. Kınalı Hasan!
Kınalı Hasan, Ulubatlıya dönerek,
-Gördün mü bak, hemen tanıdı beni.
İki Hasan ve bir Ömer, koyu bir sohbete daldılar. Hasanlardan biri İstanbul’un fethini, diğeri Çanakkale Zaferini temsil ediyordu. Ömer, o zaman anladı ki kendisi de Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yapılan hain darbe girişimini püskürtenlerin temsilcisiydi. Bir zincirin halkaları gibi birbirlerine kenetlenmişlerdi. Sonsuza doğru akıp giden yıldızlar gibiydiler. Aralarına her an yeni yıldızlar katılıyordu.
Aynı anda üçüne de yeni bir misafirin gelmekte olduğu haberi iletildi.
Üç ev sahibi ayağa kalkarak misafirlerini beklemeye başladı.
Yusuf DURSUN
YENİ BASKILAR…
Yazarımız Yusuf Dursun’un kitapları, birbiri ardına yeni baskı yapıyor.
İlk baskısı Şubat 2013’te yapılan Cennet Kapısı Çanakkale, 21. baskıya,
İlk baskısı Şubat 2014’te yapılan Fatih’in Kanarları, 4. baskıya,
İlk baskısı Mayıs 2010’da yapılan Sultandım Fatih Oldum, 6. baskıya
İlk baskısı Haziran 2013’te yapılan Anadolu Fatihi Sultan Alp Arslan, 4. baskıya
İlk baskısı Kasım 2013’te yapılan Çocukluğum Sobe, 4. baskıya ulaştı.
İlk baskısı Ekim 2017’de yapılan Bir Destandır 15 Temmuz romanı ise üç ay içerisinde 2. baskıyı yaptı.
Bu önemli başarı için öncelikle sevgili okuyucularımıza, kitapları okullarında öğrencilerine tavsiye eden veya yarışma kitabı olarak seçen okul idareci ve öğretmenlerine, Tayfur Esen Bey’in şahsında Nar Yayınlarının bütün ekibine teşekkür ediyoruz.
YUSUF DURSUN’DAN YENİ ŞİİRLER
Şair yazar Yusuf Dursun, uzun bir aradan sonra iki şiirle okuyucunun karşısına çıktı.
Şiir sever takipçilerimize saygıyla duyurulur.
KÂİNAT SANA DER Kİ
Kâinat sana der ki:
“Dünya senin içinde.
Sen Mecnun ol yeter ki
Leyla senin içinde.
Her daim Hakka dayan,
Aşkın ateşiyle yan.
Lügatlere sığmayan
Mânâ senin içinde.
Hak yolunda yanık ol,
Gül cemale tanık ol,
Uyurken uyanık ol,
Rüya senin içinde.
Ten kafese can veren
Ruha heyecan veren
Önüne güller seren
Sevda senin içinde.
Aç göğsünü nazar et,
Kalbin sırrını seyret.
Hayret üstüne hayret…
Mevla senin içinde.”
Yusuf DURSUN
20.07. 2017, Zeytinburnu/İstanbul
VATAN
Kanımla yoğurdum ben bu toprağı
Ay yıldızlı mühür vurdum üstüne.
Gök kubbeye diktim şanlı bayrağı,
Ebedi bir devlet kurdum üstüne.
Vatan ekmeğimdir, aşımdır benim;
Benliğimi kaynağında bulurum.
Vatan, arşa değen başımdır benim;
Gök çadır altında sermest olurum.
Abıhayat diye içtiğim sudur,
Cana can bahşeden havamdır vatan.
Beni Mecnun eden gül kokusudur,
Kördüğüme dönmüş sevdamdır vatan.
Vatan, kalbimdeki niyaz kapısı;
Göğsümden yükselen bir minaredir.
Ölürüm bırakmam, bende tapusu,
Mahyası gönlümde hâle hâledir.
Vatan, gözlerimin feridir benim;
Onunla görürüm cümle cihanı.
Vatan, ta ezelden beridir benim;
O yoksa Yaradan alsın bu canı!
Vatan, yüreğimin orta yerinde
Ilgıt ılgıt esen seher yelidir.
Emrihak gelince günün birinde,
Kabrimi süsleyen cennet gülüdür.
Vatan, dedem olur ilk günden beri,
Son güne dek benim evladım olsun.
Rabbim onu benden almasın geri
Soy ağacımdaki tek adım olsun.
Yusuf Dursun, 27. 07. 2017
Zeytinburnu/İstanbul
YUSUF DURSUN’UN iKİ KİTABI DAHA YABANCI DİLLERE ÇEVRİLDİ
Yazarımız Yusuf Dursun’un Bir İncidir İstanbul adlı romanı Farsçaya, Aşk İsterse adlı şiir kitabı Azeri Türkçesine çevrildi. Böylece yazarımızın yabancı dillere çevrilen eser sayısı 9 oldu. (2017, Temmuz)
Genel Müdür Tayfur Esen Bey’in şahsında Nar Yayınları ailesiyle İrandaki yayıncı ve çevirmen Nazile ve Araz Cavadbeyli’ye teşekkürlerimizi sunuyoruz
BİR DESTANDIR 15 TEMMUZ
Yazarımız Yusuf Dursun, uzun zamandır üzerinde çalıştığı BİR DESTANDIR 15 TEMMUZ isimli romanında sona yaklaştı.
İnşallah çok yakın bir gelecekte eserin okuyucuyla buluşacağı müjdesini verebiliriz.
Aşağıda eserden bir bölüm bulacaksınız:
HOŞ GELDİN RUHUM…
Ömer Halisdemir’in ruhu meleklerin eşliğinde gökyüzüne doğru bir yolculuğa çıktı. Ömer, öldüğünü biliyordu ama yepyeni bir âlemde yaşamaya devam ettiğinin farkındaydı. Bu, öyle bir âlemdi ki daha önce böylesini ne görmüş ne duymuştu. Sonsuz bir nur kaplamıştı her yeri. Burnuna cennet kokusu gelmeye başladı. Cennet kokusu nasıldır, bilmiyordu ama öyle olmalıydı. Böylesine tarifsiz koku ancak cennet kokusu olurdu.
Ne zamandır yükselmekte olduğunu bilmiyordu. Burada zaman kavramı da bir başka olmalıydı.
Eliyle bedenini yokladı. Sapasağlamdı. Birden vücudunu güllerin sardığını hissetti. Göğsünde, kalbinde, kollarında, bacaklarında güller bitiyordu. Kafasını bile güller sarmıştı. En güzeli de kafasında biten güllerdi. Bedeni gülden bir bahçeye dönmüştü.
Ömer için olayları anlamak eskisinden çok daha kolaydı. Vücudunu saran güller, dünyadayken aldığı kurşun yaralarının yerinde bitmişti. Tam otuz gül, otuz kurşun yarasını kapatmıştı.
Göğe doğru yükseldikçe şaşkınlığı artmaya başladı. Bu âlemin eskileri, onu karşılamaya çıkmıştı. Her biri diğerinden güzel şehitler, bu yeni arkadaşlarının karşısında hürmetle eğiliyor, vücudundaki güllere gıptayla bakıyordu. Ne güzeldi bu güller ve ne kadar çoktu. Ömer, bu bakışlar karşısında mahcup oluyor, yanaklarının al al olduğunu hissediyordu. Yine de dudağındaki gülden tebessümlerle aldığı selamlara karşılık vermeye çalışıyordu.
-Seni bekleyenler var, dedi bir melek.
Ömer’in duyduğu bu ses, dünyadaki hiçbir sese benzemiyordu. O kadar yumuşak, o kadar narin, o kadar gül kokulu…
-Kimler, diyebildi fısıltıyla.
O zaman anladı ki kendi sesi de az önce duyduğu sese benziyordu. Sanki içinde bir kıpırtı çiçek açtı. O kadar sevmişti bu âlemi.
-Arkadaşların, dedi melek.
Kocaman bir bahçeye girdiler. Burada yan yana iki köşk vardı. Köşklerin kapısında bekleyen iki yiğit sevinçle Ömer’i kucakladılar. Bu öyle bir kucaklamaydı ki gül kokuları birbirine karıştı.
Ömer ve ev sahipleri, ağaçların altına serilen kuş tüyü minderlere oturdu. Misafir, gördüğü bu harikulade ortamdan sıyrılıp kendisine büyük hürmet gösteren ev sahiplerinin yüzüne bakmayı akıl edebildi. Gördükleri karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Bunlar, Ömer’in hayran olduğu kişilerdi. Her zaman onlar gibi olmayı istemişti. Onlar gibi yiğit, onlar gibi kahraman, onlar gibi şehit!
-Hoş geldin, dedi ev sahiplerinin daha kıdemli olanı. Beni tanımış olmalısın.
Ömer, şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibiydi. Derin bir nefes aldı. Heyecanı geçtikten sonra,
-Sen Hasan’sın. Ulubatlı Hasan!
Ulubatlı, diğer ev sahibine dönerek,
-Demiştim sana, beni hemen tanıdı. Bakalım seni tanıyacak mı?
-Ondan hiç şüphem yok.
Ömer, onu da hemen tanıyıverdi. Saçlarındaki kına olduğu gibi duruyordu çünkü.
-Sen de Hasan’sın. Kınalı Hasan!
Kınalı Hasan, Ulubatlıya dönerek,
-Gördün mü bak, hemen tanıdı beni.
İki Hasan ve bir Ömer, koyu bir sohbete daldılar. Hasanlardan biri İstanbul’un fethini, diğeri Çanakkale Zaferini temsil ediyordu. Ömer, o zaman anladı ki kendisi de Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yapılan hain darbe girişimini püskürtenlerin temsilcisiydi. Bir zincirin halkaları gibi birbirlerine kenetlenmişlerdi. Sonsuza doğru akıp giden yıldızlar gibiydiler. Aralarına her an yeni yıldızlar katılıyordu.
Aynı anda üçüne de yeni bir misafirin gelmekte olduğu haberi iletildi.
Üç ev sahibi ayağa kalkarak misafirlerini beklemeye başladı.
Yusuf DURSUN